3 Nisan 2013 Çarşamba

KEVSER SURESİ


Biz sana Kevser'iBiz sana Kevser'i; ahsenu amel için her ne gerekli ise tümünü, aklı, ilmi, gücü, enerjiyi, muhakemeyi, vicdanı, her türlü nimeti, çokluğu, donanımı verdik.

Öyleyse Rabbin için Onun ilke ve ölçülerine ulaşmak, terbiyesine girmek, Kuran ahlakıyla dirilmek ve diriltmek, tüm öncelik verdiklerini, uğruna ölesiye koştuklarını, inançlarını, kabullenimlerini, değerlerini, ölçülerini, ilkelerini, varlığını, nimetlerini kurban et, kes, feda et, nahret. 3/92, 9/24, 9/111 vb.  Bu konuda çıkacak tüm zorluklara, baskılara karşı dayan, göğüs ger
.

Salli yapabilesin, Salat, “namazı da içine alan bütün tevhid içerikli eylemler(M Okuyan)”, “Şirke ve tâğûta karşı çaba gösterme/sosyal yardım yapma(H Yılmaz)”, vahyi uygulamaya hazır kulun Allah karşısında esas duruşudur(M İslamoğlu)” ve beklenen her işi en güzel ve en zirvede eylemle gösterme, uygulama olduğu bilinciyle Allah’a Kurana itaat edesin. Rabbin hizmetine girip, ikra yapıp, vahyi insanlığa, hayata ulaştırabilesin. Kuran ahlakıyla tüm insanlığa örnek ve destek olasın. Kul olmanın, itaat etmenin bağlılık göstermenin, destek olmanın, yardım etmenin ve benzeri her ne hayırlı iş yaparsan yap en güzel ve zirvede yaparak şahidi, örneği, emsali olasın. 6/162 De ki: "Benim salatım, kulluğum, hayâtım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allâh içindir." Ayetini gerçekleştiresin.

Yoksa salat, manası, içi, ruhu ve amacı yok edilmesi sonucu aynı 8/35 salatları da, ıslık çalmadan ve el çırpmadan yani ses ve hareketten ibaret hale getirilen, yerlerde sürünen, diriltilmeyi ve ayağa kaldırılmayı bekleyen, sadece anlamadan ezberlerin tekrar edildiği birkaç rutuel değildir. 

Salat, aynı zamanda, her işte Rabbilalemine, ilkelerine, Kurana tam bağlılıktır, eylemdir, uygulamadır. Bağlılığın ve kulluğun idraki, hatırlanması, tazelenmesi, ilanı, iddiası ve davasıdır. İnsandan beklenen, Vahyi kendine ve yeryüzüne hakim kılmaya çalışmaktır, destektir, değişimdir, eğitimdir, ikradır, değiştirmektir, bu ve benzeri her işi, usul ve esasa uygun, en güzel ve zirvede yapmaktır. 

Kısaca, salat her hal ve şartta insandan bekleneni en güzel ve zirvede, usul ve esasına, edep ve adabına uygun yapmaktır. Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, salatı zayi ettiler, şehvetlerine uydular. Onlar kötülük bulacaklardır. Fe halefe mim ba'dihim halfun edaus salate vettebeuş şehevati fe sevfe yelkavne ğayya. 19/59, 11/87 vb.

Aksi halde, asıl sonu kesik olanlar, sana buğzedendirRabbilalemine, ilkelerine önem ve öncelik vermeyen, bu nedenle kesreti, kevseri Venhar yapamayan, samimi olarak kendisine verilenleri feda edemeyen, salli yani herhal ve şartta insandan bekleneni usul ve esasına uyup, edep ve adabına göre en güzel ve zirvede yapmayanlar, ebterdir, kesiktir, bitiktir ve mahrumdur. 

Rabbilaleminden ilkelerinden, Kurandan hayrından, rehberliğinden kopukturlar. 

Dünyada tekasür bataklığında debelenmeye, önem ve öncelik verdikleriyle zelil olmaya, azap yaşamaya, ahirette de ateşe gitmeye mahkumdurlar.

Muhabbetle,




ARAPÇASI OKUNUŞU YAKLAŞIK MEALİ




 rtfSelectedTabRef*28*3*3*108.003*Kevser 1-3**1*90*tumSure*rtfSelectedTabRef
 rtfBulunanSayi*3*rtfBulunanSayi
 rtfSndPly*108.1*

(١٠٨-١)
108.1*************
اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

108.1 - İnnâ ağtaynâ kel kevser.

108.1 - Biz sana Kevser'i (bol ni'met, ilim ve büyük şeref) verdik.

 rtfSndPly*108.2*
(١٠٨-٢)
108.2*************
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

108.2 - Fesalli lirabbike venhar.

108.2 - Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve nahret (kurban kes veya ellerini boğazına kadar kaldırıp tekbir al).

 rtfSndPly*108.3*
(١٠٨-٣)
108.3*************
اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ

108.3 - İnne şânieke huvel ebter.

108.3 - Asıl sonu kesik olan, sana buğzedendir.


KEVSER SURESİ ÇALIŞMA NOTLARI
 rtfSelectedTabRef*28*3*3*108.003*Kevser 1-3**1*90*tumSure*rtfSelectedTabRef
 rtfBulunanSayi*3*rtfBulunanSayi
 rtfSndPly*108.1*

(١٠٨-١)
108.1*************
اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
108.1 - İnnâ ağtaynâ kel kevser.
108.1 - Biz sana Kevser'i verdik.

 rtfSndPly*108.2*
(١٠٨-٢)
108.2*************
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
108.2 - Fesalli lirabbike venhar.
108.2 - Öyleyse Rabbin için SALLA ve nahret
· 23/2 Ki onlar, salatlarında saygılıdırlar. 23/3Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. huşu ile yani kalp ve beden olarak Allah'a yönelişte yoğunlaş
· 29/45 Kitaptan sana vahyedileni tivalet et/ oku uy ve salatı ikame et. Çünkü salat kötü ve iğrenç şeylerden meneder. Elbette Allâh'ı anmak, en büyüktür.. Allâh, ne yaptığınızı bilir. 
· 4/142 İki yüzlüler, Allâh'ı (gûyâ) aldatmağa çalışırlar. Oysa, O, onları aldatır. Salata kalktıkları zaman da üşene üşene, insanlara gösteriş yaparlar, Allâh'ı pek az anarlar.
· 2/45 Sabırla, salatla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir. 2/153Ey inananlar, sabır ve salatla yardım isteyin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.
· 20/14"Muhakkak ben, ben Allâh'ım, benden başka tanrı yoktur, bana kulluk et ve beni anmak, hatırlamak ve hatırlatmak için salat yap."
· 4/102 Sen de içlerinde bulunup onlara namazı başlattığın zaman onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun ve silâhlarını da yanlarına alsınlar. (Namazda olanlar), secde edince arkanıza geçsinler; bu kez namaz kılmayan öteki bölük gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar, korunma(tedbir)lerini ve silâhlarını da alsınlar. İnkâr edenler istediler ki siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gaflet etseniz de birden üzerinize bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda size bir günâh yoktur. Ama korunma tedbirinizi alın (uyanık bulunun). Allâh, kâfirlere alçaltıcı bir azâb hazırlamıştır. 4/103 Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta, oturarak ve yanlarınız üzerinde (uzanarak) Allâh'ı anın; güvene kavuştunuz mu namazı (tam) kılın. Çünkü namaz, mü'minlere vakitli olarak farz kılınmıştır.

Salat kavramının daha iyi anlaşılabilmesi açısından Hakkı Yılmaz’ın Tebyinil Kuran adlı eserinden aynen alıntı yapıp aşağıda yer verilmiştir.
“2. Âyet: Öyleyse Rabbin için haniflik et/destekle[şirke ve tâğûta karşı çaba göster/ sosyal yardım yap] ve nahr yap!
Arap edebiyatının önemli sanatlarından biri olan ve daha önce Fatiha sûresinde gördüğümüz “İltifat” sanatı bu âyette de hemen dikkati çekmektedir. Birinci âyette “إنّا - Biz” zamiri kullanılmış ve ikinci âyette bu akışa uygun olarak “لنا - Bizim için” denmesi gerekiyorken üçüncü tekil kişiye dönülerek “لربّك - Rabbin için” denilmiştir.
“Biz” zamirinden “Rabb” ismine dönülmek sûretiyle yapılan “İltifat” sayesinde hem ikinci âyet hükmünün etkinliği arttırılmış, hem de Alak sûresinden bu yana hep ön plânda tutulmuş olan Allah’ın “Rabb” olma özelliği bu sûrede de ön plâna çıkarılmıştır. Çünkü dünyadaki ve âhirettekiyaşamımızın her anı, Allah’ın “Rabb”lığı, programcılığı ile tasarladığı üzere gerçekleşmekte ve insanların da bunu akıllarından hiçbir zaman çıkarmamaları gerekmektedir.
haniflik et/destekle [şirke ve tâğûta karşı çaba göster/sosyal yardım yap]
Âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğünün dil bilgisi kurallarına göre “صلى - saly” kökünden de, “صلو - salv” kökünden de türemiş olması kabildir. Hem “صلى - saly” hem de “صلو - salv” sözcükleri nakıs sözcüklerdir. Nakıs sözcüklerin so’nundaki illet harfi, sözcüklerin değişik kalıplardaki çekimlerinin birçoğunda ya “ى - ya” harfine dönüşerek “ى - ya” ile gösterilir, ya da cezm hallerinde düşer. Bu durumda anlamları birbirinden farklı olan bu köklerden türemiş sözcüklerin gerçekte hangi kökten türediğini anlamak zorlaşır. Buna bağlı olarak bu sözcüklerin ne anlama geldiği hakkında da bazı karışıklıklar ortaya çıkar. Bu nedenle sözcüklerin hangi kökten türediği konusunda dikkatli bir tahlil yapmak, Kur’ân’ın mesajını doğru anlamak bakımından çok önemlidir.
Âyetteki “صلّ - salli” sözcüğünün hangi kökten geldiği araştırılırken ilk bakılacak şey, köklerin anlamlarıdır. Bu köklerden “صلى - saly” sözcüğü; “ateşe atmak, ateşe girmek” demektir. Bu anlama göre “صلّ - salli” sözcüğünün “saly” kökünden türemiş olması, ko’numuz olan âyetin peygamberimize “ateşe gir, kendini ateşe at” emrini vermesi anlamına gelir ki, bu mantıksızdır, dolayısıyla yanlıştır. Şu hâlde âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğünün “صلى - saly” kökünden türemediği kesindir. Türkçe’deki “sallamak” ve “yaslamak” sözcüklerinin de kendisinden türediği ve “ateşe atmak, ateşe girmek” anlamına gelen “صلى - saly” sözcüğü, bu anlamıyla Kur’ân’da kullanılmıştır:
Sonra o’nu cahîme [cehenneme] sallayın “صلّوه - sallûhu”. Hakka; 31.
Ayrıca, bu kökten türemiş ve bu anlamda olan “صلّوه - islavha , يصلى - yeslâ, وسيصلون - ve seyeslavne, ساصليه - seuslîhi, lâ yeslâha” gibi sözcükler Kur’ân’da bir çok yerde geçmektedir.
Bu âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğünün “صلى - saly” kökünden türemediği kesin olduğuna göre, sözcük “صلو - salv” kökünden türemiş olmalıdır.
صلو - salv” sözcüğü, isim olarak “uyluk”, fiil olarak da “uylukları hareket ettirmek” demektir. Bir kimsenin herhangi bir yüke destek vermek istediği zaman, uyluğunu [bacağın diz ile kalça arasındaki bölümünü] yatay hâle getirip yükün altına sokarak destek sağlaması da bu sözcük ile ifade edilir. Emir kipi olarak “صلو - salv” kökünden türediği kabul edildiğinde “صلّ - salli” sözcüğü, “uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tâğûta karşı çık, çok çalış, çok gayret et, destek ol, sosyal yardım yap” anlamındadır. “صلّ - salli” sözcüğünün “tef’il” babından olması, bazen fiile, bazen özneye, bazen de tümlece “çokluk” anlamı kazandırmaktadır.
صلو - salv” sözcüğünün mastarı aslında “صلوة - salvet” olduğu halde sözcük nakıs olduğu için genel dil bilgisi kuralları gereği “صلوة - salât” şekline dönüşmüştür. Ancak sözcüğün illetli olan üçüncü harfi elif ile yazılmayıp “vav” harfiyle “صلوة - salât” şeklinde yazılır. Zaten “صاوة - salât” sözcüğünün çoğulu olan “صلوات - salâvat” sözcüğünde de “صلو - salv” kökünün “و - vav” harfi açıkça ortaya çıkmakta ve okunmaktadır. Bu durumun başka kelimelerde de birçok örneği vardır.
Meselâ “غزى - ğazâ” sözcüğünün mastarının “غزوة - ğazve”, bunun çoğulunun da “غزوات - ğazevât” olmasına rağmen fiil çekimlerinde “و - vav” harfi ya “ى - ya”ya dönüşür, ya da düşer, yok olur.
Bütün bunlar bize göstermektedir ki, bu âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğü kesinlikle “صلو - salv” kökünden türemiştir. Dil bilgisi kurallarına göre; aslı “صلوة - salvet” olan “salât” mastarının, geçmiş zaman belirten bir fiil olan “salla” sözcüğünün, emir kipi olan “صلّ - salli” ve çoğulu “صلّو - sallû” sözcüklerinin hepsinin birden “صلو - salv” kökünden türediği açıkça belli olsa da, konunun öneminden ve bugüne kadarki yanlış anlamlandırmalardan dolayı zihinlerde bir “acaba” sorusu kalabilmektedir. Ancak Kur’ân bu soruya da cevap vermiş ve Kıyâmet sûresinin 31 ve 32. âyetlerindeصلّى - sallâ” sözcüğünü karşıt anlamı ile birlikte kullanmak sûretiyle bu ko’nuyu açıklığa kavuşturmuştur:
Felâ saddaqa velâ sallâ velâkin kezzebe ve tevellâ” “ (O, ne tasdik etti ne de çaba harcadı/destekledi. Ama yalanladı ve geri durdu.) Kıyâmet;31,32.
Âyette geçen dört eylemin ikisi, diğer ikisinin karşıtı ve zıt anlamlısı olarak gösterilmiştir. Yani “كذّب - yalanlama” nın karşıtı “صدّق - tasdik etme” olarak belirtilirken, “sürekli geri durmak, sürekli yüz dönmek, lâkayt kalmak, ilgisizlik, pasiflik ve yapılmakta olan girişimleri kösteklemek” anlamlarına gelen “تولّى - tevellâ” sözcüğünün karşıtı olarak da “صلّى - sallâ” sözcüğü kullanılmıştır. Bu durumda “صلّى - sallâ” sözcüğü; “sürekli ileri atılmak, ilgisiz kalmamak, pasif olmamak, hep aktif olmak” anlamlarına gelmektedir. Asr sûresinde geçen ve anlamı, “yanlışları, bozuklukları, çirkinlikleri ortadan kaldırmak için çalışmak” olan “عملوا الصّالحات - sâlihatı işlemek” fiili de “sallâ” fiilinin farklı bir ifadesidir.
Namaz anlamına gelen “الصّلوة - es-salât” ile ilgili olarak, gerek “es-salât”ın ifası, icrası, namaz kıl/kılınız emirleri, gerekse namaz kılmakla ilgili diğer cümleler Kur’ân’da “صلّ salli” şeklinde değil de “اقامة - iqâme” fiili ile birlikte “اقم الصّلوة - eqımi’s-salâte , قيموا الصّلوة - eqîmu’s-salâte” şeklinde kullanılmıştır. Bu ikili kavram Kur’ân’da toplam 67 yerde geçmektedir.
Sözcüklerin asıl anlamları bazen yan anlamlarına doğru kayar; bu durum doğaldır. Ancak bu kayma esnasında “نحر - nahr” ve “ابتر - ebter” sözcüklerinin tahlilinde de göreceğimiz gibi ana eksen kaybolmaz. “صلوة - salât” sözcüğündeki anlam kayması ise biraz daha fazladır. Bunun nedeninin “İsrâîliyât” olduğu kanısındayız. Çünkü “salât” sözcüğü İbranicede de vardır. İbranice’deki “salât” sözcüğü “selâmlama, selâm durma” anlamına gelen “saluta” fiilinden gelmektedir. Bu sözcük, İbranilerden Araplara, onlardan da Endülüs yoluyla batı dillerine [Fransızca, İtalyanca ve İngilizceye] geçerek “salutation” şeklini almıştır. Görünen o ki, sözcüğün İbranice anlamı Arapça anlamını bastırmış ve Müslümanlar ile Kur’ân arasına yüce dağlar gibi girip oturmuştur. Dikkat çekicidir ki, “saluta” sözcüğünün türevlerinden olan “صلوات - salavât” sözcüğü, Hacc sûresinin 40. âyetinde İbranice “manastırlar” anlamıyla yer almasına rağmen bu husus İslam bilginlerce dikkate alınmamıştır. Üstelik hâlâ da alınmamaya devam edilmektedir.
Müfredât’ın müellifi ünlü bilgin Râgıb el-İsfehânî bile eserinin “salât” maddesinde “الصّلوة - salât” sözcüğünün anlamı ko’nusunu “Lügat ehlinin çoğu ‘الصّلوة - es-salat dua, tebrik ve temcittir demiştir” diyerek âdeta geçiştirivermiştir.
Bu anlam kaydırması ya da cehalet nedeniyle yanlış anlamlandırma so’nucunda “salâvat getirme, salâvat-ı şerife okuma” gibi ritüeller ortaya çıkmıştır. Piyasadaki bütün ilmihal kitaplarına göre “Allahümme salli” ya da bunun değişik versiyonlarını söylemek olan salâvat, Kur’ân’da bambaşka bir anlamda kullanılmıştır. Ne gariptir ki, Kur’ân’ı değil de rivâyetleri ön plâna çıkaran bu kitaplar, “salâvat” kavramını da bizzat Kur’ân’a, Ahzab sûresinin 56. âyetine dayandırdıklarını iddia etmektedirler. Ne var ki, Türkçe diye sundukları sözler de Arapça olduğundan kimse o sözcüklerin gerçek anlamlarını öğrenememekte, ko’nunun gerçek içeriği asılsız yorumların veya cehaletin örtüsü altında kalmaktadır. Yukarıda yaptığımız tahlillerin ışığı altında konunun anahtarı olan âyet şudur:
Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi destekliyorlar/ona yardım ediyorlar/o’nun için gerekeni yapıyorlar. Ey müminler! Siz de ona destek olun/ona yardım edin/o’nun için gerekeni yapın ve o’nun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayın! Ahzab;56.
Asılsız rivâyetlerin peşinden giden cahiller bu âyete dayanarak aslında şunu söylemiş olmaktadırlar:
“Allahümme salli alâ Muhammed ve sellim…” yani “Ey Allah’ım! Muhammed’e sen yardım et, ona gerekli desteği sen ver ve o’nun güvenliğini sen sağla!
Böyle bir yakarış gerçekten de yakışıksız bir taleptir. Öyle ki, tıpkı Maide sûresinde anlatılan Mûsâ peygamber ile İsrailoğulları arasındaki ilişkiyi andırmaktadır:
Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız.” Maide; 24.
Bu âyet indiğinde sahabenin bir köşeye çekilip “Allahümme salli ve sellim” demediği, varıyla yoğuyla harekete geçip Allah yolunda peygamberimize destek olduğu ve güvenliğini sağladığı tartışmasız olarak bellidir. Böyle olmasına rağmen Allah’ın dinine bu tür uydurmaları sokmaya çalışanlar ya kasıtlı bir ihanet içindedirler ya da özendirme amacıyla kapıldıkları koyu bir cehaletin temsilcisidirler.
ve nahr yap.
نحر - nahr” sözcüğü bir kaç kelime ile Türkçeye çevrilemeyeceği için aynen bırakılmış, açıklaması burada yapılmıştır.
Belirtmek gerekir ki, “nahr” sözcüğü klâsik eserlerde iyice irdelenmeden Türkçeye en uzak anlamı olan “kurban kes” şeklinde çevrilmiştir. Bu durum, “Ğalât-ı meşhur, fasih lisana yeğdir [meşhur olmuş hatalı sözcük, orijinaline tercih edilir]” kuralına tamı tamına denk düşen bir uygulamadır. Ne var ki, yapılan ğalâtın/hatanın sürdürülmesi edebiyat alanında önemli bir sakınca doğurmayabilir ama dinin temel ilkelerinin ğalat bir anlamla yozlaşması, göze alınamayacak kadar büyük bir sakıncadır.
İsim olarak kullanıldığında “göğüs, gerdan” anlamına gelen “nahr” sözcüğü, mastar olarak kullanıldığında “eli göğse değdirmek, göğüslemek, devenin göğsüne bıçak saplayıp kesmek” anlamlarına gelir. Türkçedeki “intihar” sözcüğünün aslı da buradan gelmektedir. Sözcük âyette “وانحر - venhar” emir kipiyle yer aldığına göre sözcüğün mastar hâlinin taşıdığı üç değişik anlamın da incelenmesi gerekir.
Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki birinci anlamı “elini göğsüne değdir” emridir. İmam-ı Şafii “ve-nhar” emrini “kurban kes” ya da “deve kes” olarak değil, “ellerini göğsüne değdir” olarak anlamış ve namaz kılarken alınan ara tekbirlerde ellerin göğse değdirilmesine içtihat etmiştir. Bu nedenle Şafii mezhebine mensup olanlar namaz kılarken bu içtihada uyarlar.
Şii müfessir ve fakihler de, Ali ve ehlibeyt kaynaklı rivâyetleri dikkate alarak bu emri namazda kıyamda iken ellerin göğse kaldırılması ve namazda tekbir getirirken ellerin boğaz çukurluğunun hizasına kadar kaldırılması olarak anlamış ve bu şekilde uygulamışlardır.
Kimileri de aynı emri namazda göğsün kıbleye döndürülmesi, kesinlikle başka yönlere yalpalanılmaması gerektiği şeklinde anlamışlardır.
Ebû Hanife’nin bu âyeti nasıl anladığına gelince; o günkü siyasal iktidarın söylemine aykırılıklar taşıması sebebiyle olsa gerek, eserleri zamanın idarecileri tarafından yok edilmiş, bu nedenle de ko’nu hakkındaki yorumu bize kadar intikal edememiştir.
Ancak bütün bu anlayışların namaz esnasındaki bedensel hareketlere yönelik olarak ortaya konduğu dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Oysa âyette bu hareketin namazda olacağına dair hiçbir işaret, delâlet ya da karine [ipucu] yoktur.
Bize göre, namaza başlama tekbirinde ya da namazlardaki ara tekbirlerde dilimizle “Allahu Ekber [Allah her şeyden daha büyüktür]” derken ellerimizi göğsümüze kaldırmamız, aynı anda beden dilimizle de bu inanç ve anlayışımızı pekiştirdiğimiz anlamını taşımaktadır. Yaptığımız bu hareket, Allah’tan başka her şeyi arkaya attığımızı ifade eden sembolik bir davranıştır. Sûre peygamberimize hitap ettiğine göre, Yüce Allah’ın bu emirle peygamberimizden istediği, hakkında çıkarılan kin dolu söylentileri, kendisine yapılan kötü davranışları, düşmanlıkları, hileleri ve tuzakları arkaya atması, dikkate almaması, boş vermesi, elini sallayıp geçivermesidir.
Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki ikinci anlamı “göğüslemek, göğüs göğse gelmek” demektir. Sözcüğün en fazla kullanılan anlamlarından biri olan bu anlam, Arap şairleri tarafından boğaz boğaza gelmeyi, göğüs göğse dövüşmeyi ifade etmek için kullanılmıştır. Ayrıca “evleri göğüs göğse [karşı karşıya]” deyiminde de bu anlamda kullanılmıştır.
Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki üçüncü anlamı ise “deveyi göğsünden hançerle kesmek” demektir. Dikkat edilirse bu anlam içinde “kurban” sözcüğü yer almamaktadır. Bu anlam esas alındığında, âyetten “kurban kes” veya “deveyi kurban kes” gibi anlamlar çıkmaz, sadece “deve kes” anlamı çıkar. Bu takdirde âyetin anlamı “Seni üzüyorlar, sana düşmanlık ediyorlar, sen de uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tâğûta karşı çık, çok çalış, çok gayret et, destek ol, sosyal yardım yap ve deve kes!” olur. O günkü şartlar altında peygamberimize kasaplık yapmasının emredilmiş olması anlamsızdır. Çünkü bu sûre indiğinde peygamberimiz hâlâ insanlara tebliğde zorlanmaktadır, yeterince taraftar edinememiştir. İşler henüz teori/iman boyutundadır. Tebliğin dışında herhangi bir eylem söz konusu değildir. Bu aşamada Rabbimiz ona sadece secde ile yakınlaşmasını Alak Sûresinin 19. âyetinde emretmiştir. Yani bu sûrenin indiği zamanki kurban [Allah’a yakınlaştıracak eylem] sadece secdedir. Kevser sûresinin 15. sırada indiğini bilenler ve sûre ile âyeti o ortama göre ele alanlar “venhar” emrinden kesinlikle “kurban kes” anlamını çıkarmazlar.
Kurban ile ilgili olarak Kütüb-ü Sitte’de [Altı Büyük Hadis Kitabı’nda] 26 rivâyet mevcuttur. Ama bunların çoğu aynı rivâyetin farklı kişiler tarafından nakledilmiş varyasyonlarıdır. Bu rivâyetlerin hepsinde ko’nu edilen kurban ve kurban ile ilgili bilgiler, hacda hacıların mükellef tutulduğu “هدى - hedy” kurbanına [Hacıların hediye olarak kestiği kurbana]” yöneliktir, yoksa bayram günlerinde hayvan kesmeye yönelik değildir. Rivâyetlerin ve tarihî belgelerin hiçbirinde, ne Mekke’de bu sûrenin indiği dönemlerde, ne de Medine’de hacc farz oluncaya kadar herhangi bir kurban olayı anlatımı söz ko’nusu değildir. Özetlemek gerekirse, bu âyetler indiği zaman Mekke’de ne peygamberimiz ne de o günkü Müslümanlar kurban kesme şeklinde bir ibâdet yapmıştır.
Ragıb el İsfehânî deMüfredat adlı eserinde “nahr”ıhacc esnasında Mina’da kesilmesi gereken hediye olarak açıklar. Ancak hedy’den bahseden Bakara sûresinin 196. âyeti, Maide sûresinin 2, 95 ve 97. âyetleri ve Feth sûresinin 25. âyeti henüz inmemiştir, çünkü bu âyetler Medenî’dir. Dolayısıyla Kevser sûresi indiği sırada hacc ile ilgili bir hüküm henüz ortada yoktur. Böyle olmasına rağmen Ragıb’a göre de “nahr” hacda kesilen hediyenin dışında bir şey değildir, kurban adı altında günümüzde yapılan kesimle bir ilgisi yoktur.
Bazıları kurban konusunu İbrahîm peygambere bağlarlar ve o’nun oğlunu kurban edişini ko’nu alan birçok Kur’ân dışı kültürü kendilerine kaynak kabul ederek detaylara girerler. Oysa Saffat sûresinin 83–113. âyetlerine baktığımızda, bu olayların kurbanla herhangi bir ilgisinin olmadığı görülmektedir. Bazıları da Maide sûresinin 27–31. âyetlerindeki “iki âdemoğlu” kıssasından yola çıkarak kurbana kaynak aramaya çalışmışlardır. Ne var ki, ilgili pasajın da hayvan kurban etme gibi bir anlamı bulunmamaktadır.
Müslümanların nerede ve ne amaçla hayvan keseceği, Hacc sûresinin 34–38. âyetlerinde açıklanmıştır.
Yukarıdaki açıklamaların ışığı altında Kevser sûresinin 2. âyeti ; “Madem Rabbin sana kevseri [bu kadar bol nimeti] verdi, öyleyse sen de Rabbin için çok çalış, çok gayret et, uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tâğûta karşı çık, destek ol, sosyal yardım yap, gerisini boş ver, düşünme, önüne gelecek her zorluğu göğüsle, sabret!” anlamındadır.
 rtfSndPly*108.3*
(١٠٨-٣)
108.3*************
اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ
108.3 - İnne şânieke huvel ebter.
108.3 - Asıl sonu kesik olan, sana buğzedendir.


2 Nisan 2013 Salı

KAFİRUN SURESİ

KAFİRUN SURESİ

1- De ki: Ey kâfirler.
De ki:
Deki emrini düşünelim. Neyi demeli, iletmeli, anlatmalı.
Kime söylemeli, neyi, nasıl, ne zaman, nerede, niçin, hangi usulle anlatmalı. Kul/deki kelimesi üzerine Râzî, kırküç şıkta açıklama yapmıştır. Bu deki hitabı, mesajın, ölçü ve ilkelerin Allah’tan olduğunun da beyanıdır.
Denileni anlamayan anlatamaz. Kişi, söyleneni, yani Kuranı düşünmeli, anlamalı, yaşamalı, içselleştirmeli ki aktarabilsin. Bu, ikra emrine benzemektedir. İkra veya kul/deki emrinin anlamı; okumak, anlamak, ibret almak, yaşamak ve anlatmaktır. Deki, sadece söylemek değil, yaşamaktır, yapmaktır. Deki, soranlara söylemektir/anlatmaktır, gerek duyanlara izah etmektir, tüm insanlığa ilan etmektir.
Ey kâfirler.
Ey kafirler diyebilmek için insanın onlardan ve özelliklerinden farklılaşması ve Allaha, Kurana, ilkelerine, öğretisine inanması/güvenmesi, yaşaması gerekmektedir. Böyle yapanların kafirlerden ayrışması kaçınılmaz olmaktadır. Şayet ayrışma olmamışsa bilin ki, anlayışta yaşamda sorun var demektir.
Bunun için kafirliğin ne olduğunu bilmeli, anlamalı ve inançta, amaçta, usulde keza yaşamın her alanında ve her aşamada küfürden kafirlikten arınmak temizlenmek gerekmektedir.
Bu safların ayrışması daha çok ilkelerin, ölçülerin, amaçların ve yaşamın farklılığının ortaya konması yani dinin ayrışmasıdır. Bir arada, mekanda, ülkede, dünyada ama ayrı inançta, anlayışta, yaşamda olmak demektir. Deki emri de insanın olduğu her yerde ama mümin olarak bulunmayı, tebliğ etmeyi, örnek olmayı kaçınılmaz kılar.

28 Mart 2013 Perşembe

DUA KAVRAMI


 
Kuranı Kerimde Furkan Suresinin en son ayetinde 25/77 de yer alan:
25/77 قُلْ مَا يَعْبَٶُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا
Kul ma ya'beu bi kum rabbi lev la duaukum fe kad kezzebtum fe sevfe yekunu lizama.
De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! …

Duanız olmazsa değeriniz yok, duanız varsa değeriniz var. Peki dua ne demek,  ne anlamda kullanılmış, duadan ne anlamalıyız.

16 Mart 2013 Cumartesi

NASR SURESİ



NASR SURESİ

1-SA - Allâh'ın yardımı ve fetih geldiği,
2-SA - Ve insanların dalga dalga Allâh'ın dinine girdiklerini gördüğün zaman
3-SA- Rabbini överek tesbih et, O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeyi kabul edendir.

2/38 "Hepiniz oradan inin," dedik, "Yalnız (iyi bilin ki) size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Allah’ın EN BÜYÜK yardımı, desteği,  hidayet kaynağı ve rehberi olan Kurandır. Kuranın rehberliğidir.Kuranın ölçüleridir.Kuranın ilkeleridir.
Bu yardımı da, 8/10 Yardım, yalnız Allâh katındandır. Allâh dâimâ üstün, hüküm ve hikmet sâhibidir. 15/21   Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın, ama biz onu, bilinen bir ölçü/kural ile indiririz. Diye ilan eder.
Bu kural ve ölçü ise; layık olmaktır, çalışmaktır, tüm imkanlarını seferber etmektir, bittim noktasına gelinceye kadar vermektir, gayret etmektir. Zira, 53/39-İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. 13/11-Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allâh onların durumlarını değiştirmez. İlkesi koyulmuştur.
Üstelik Allahın kanununda, sunnetullahta değişiklik bulunmamaktadır.
·      35/43-Allâh'ın yasasında bir değişme bulamazsın; Allâh'ın yasasında bir sapma bulamazsın.
·      48/23-Bu, Allâh'ın öteden beri süregelen yasasıdır. Allâh'ın yasasında bir değişme bulamazsın
·      40/85 Allâh'ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur.
·      33/62-Allâh'ın yasasında değiştirme bulamazsın.
·      6/34-Allâh'ın kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur
·      10/64-Allâh'ın kelimeleri değişmez
Nitekim, Peygamber ve arkadaşları da bunu yapmıştır. Allah’ın Resûlü kendi evinde, Safa tepesinde, Ukaz’da, Kâbe’nin içinde, İbni Erkam’ın evinde, pazarda, panayırda, deve güreşlerinin yapıldığı yerlerde, şiir müsabakalarının yapıldığı meydanlarda, taşradan gelen kervanların arasında, insanların toplandığı çadırların içinde. Eşine anlatıyor, akrabalarına anlatıyor, ticaret için gelenlere anlatıyor, Mekkeli müşriklere anlatıyor, anlatıyor.(A Küçük)”. Ya biz. Günümüz insanı ne yapıyor, aynaya bakmak yeter.
Öyle ki, 
·     

8 Mart 2013 Cuma

TEBBET SURESİ


TEBBET SURESİ

1-SA/Ebu Leheb'in iki eli kurusun (yok olsun o); zaten yok oldu ya.
2-SA/Ne malı, ne de kazandığı onu (Allâh'ın kahrından) kurtaramadı.
3-SA/Alevli bir ateşe girecektir (o).
4-SA/Karısı da, odun hamalı olarak.
5-SA/Boynunda hurma lifinden bir ip olacaktır.

Lehep, tüm çirkinliğin, kötülüğün, vicdansızlığın sembol adıdır. Lehep mal, mülk, makam ve benzeri kazanımlar için yaşamaktır, Allah yerine bunlara kul olmaktır, dünyalıkları amaç ve öncelik yapmaktır.

LEHEP OLMAK, iyi, güzel adil olmak yerine her ne olursa olsun, helal haram demeden hak hukuk gözetmeden mal, mülk, makam vb metaı amaç ve öncelik yapıp, bunlar için gösterilen hırstır, ateştir, kulluktur, köleliktir, kendine, Allah’a ve Kuran’a düşmanlıktır.

İlk ayette, tebbet/kurusun, boşa çıksın, heba olsun denilen ebu lehebin elinin/ydy ne olduğu hususu, 2. ayette ne malı, ne de kazandığı ifadesiyle, gücü, iktidarı, kudreti, bunun kaynağı olan malı, mülkü, sistemi, düzeni, şirketleri, teşkilatı, elemanları, adamları, uşakları, oğulları, kısaca ekonomik, sosyal, siyasal güç, kudret, nüfus ve otoritesi olduğu ve lehepleşenleri de kurtaramadığı açıklanmıştır.
Zira, hangi kavme bir vahiy gelse; o toplumun ileri gelenleri, önde gidenleri, liderleri, önderleri, iktidarda

1 Mart 2013 Cuma

VERME/İNFAK VE İHTİYAÇ SAHİPLERİ

İNFAK VE İHTİYAÇ SAHİPLERİ

GİRİŞ
İnsan; içlerinden seçilen Peygamberler ve gönderilen kitaplarlarla uyarılarak, gerekli akıl, düşünme vb kabiliyetlerle en mükemmel yaratılıp bu Sarayda, belirlenmiş bir sure, nasıl bir insan olduğu, ne ölçüde erdemleşebildiği, ahseni takvim olduğu veya esfeli safiline düşebildiği, Rabbine ne kadar güvendiği/imanettiği, kulluk yaptığı, ahsenu amelden yana olduğu kendisine de gösterilmek üzere değişik şartlarda, olaylarda, mekan ve imkanlarda, icsel ve dışşal, ins ve cin/ görünür görünmez şeytan/ayartılarla BELA ve FİTNE ile imtihan edilerek misafir edilmekte ve suresi dolanlar da ahir yaşam tarafına alınmaktadır.
Bu hakikatler ile insanın nasıl yaşaması gerektiği ilke ve ölçüleri, gönderilen kitaplarda hiçbir şey noksan bırakılmadan, anlasınlar diye kolaylaştırılıp, her türlü misalle, döndürüp döndürüp apaçık beyan edilmiş; uyarılarla, dünya ve ahiretteki azapla, karşılıklarla, ceza ve mükafatla, cennet ve cehennemle desteklenmiştir.
İnsanın yaşam sürecinde önemli bir ayıraç ve imtihan vesilesi olan genel anlamıyla İnfak ve İhtiyaç Sahipleri konusunun gereğince değerlendirilmesi açısından, dünya hayatının, mülkün, insanın, insana sunulanların, ihtiyaç sahiplerinin, verme eylemlerinin vb konuların öncelikle bir bütünlük içerisinde ikra yapılması yani Kuranın okunup, anlayıp, düşünüp, ibretler çıkarılıp, yaşanılması ve anlatılması hususunun gerektiği düşünülmektedir. Bu nedenle, konuyla ilgili ayetler ve açıklamalar aşağıdaki bölümlerde düşünenlere sunulmuştur.

5 Şubat 2013 Salı

İHLAS SURESİ

ARAPÇASI OKUNUŞU YAKLAŞIK MEALİ



 rtfSelectedTabRef*33*4*4*112.004*Ihlas 1-4**1*90*tumSure*rtfSelectedTabRef
 rtfBulunanSayi*4*rtfBulunanSayi
 rtfSndPly*112.1*

(١١٢-١)
112.1*************
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ
112.1 - Gul huvallâhu ehad.
112.1 - De ki: O Allâh birdir.

 rtfSndPly*112.2*
(١١٢-٢)
112.2*************
اَللّٰهُ الصَّمَدُ
112.2 - Allâhus samed.
112.2 - Allâh Samed'dir.

 rtfSndPly*112.3*
(١١٢-٣)
112.3*************
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
112.3 - Lem yelid ve lem yûled.
112.3 - Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.

 rtfSndPly*112.4*
(١١٢-٤)
112.4*************
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
112.4 - Ve lem yekul lehû kufuven ehad.
112.4 - Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır.


De ki:
Deki? Neyi demeli, iletmeli, anlatmalı.
Kime söylemeli, neyi, nasıl, ne zaman, nerede, niçin, hangi usulle anlatmalı.
Anlamayan anlatamaz. Kişi, söyleneni, yani Kuranı düşünmeli, anlamalı, yaşamalı, içselleştirmeli ki aktarabilsin. Bu, ikra emrine benzemektedir. İkra veya gul/deki; okumak, anlamak, ibret almak, yaşamak ve anlatmaktır. Deki, sadece söylemek değil, yaşamaktır, yapmaktır.
Deki, soranlara söylemektir/anlatmaktır, gerek duyanlara izah etmektir, tüm insanlığa ilan etmektir.

O Allâh birdir.
Allâh Samed'dir
Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.
Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır.

Kuran böyle ilan eder.
Peki insanlık ne yapmaktadır. Biz ne yapmaktayız.
Kurana önem ve öncelik vermeyenler, önem ve öncelik verdikleri unsurların, peşinde ölesiye koştukları, uğruna yaşamlarını harcadıkları şeylerin kulu ve kölesi olmaktadır.
Kuranı mihenk olarak almayanlar, Kuran ilke ve ölçülerini gözetmeyenler, yaşamlarında ölçü edindikleri heva ve heveslerinin, nefislerinin, keyiflerinin, atalarının öğretilerinin, çok sevip bağlandıklarının, korkup sindiklerinin, amaçlarının kulu ve kölesi haline dönüşmektedir.
Evet, Allah’la birlikte, buna aykırı olarak bu ve benzeri unsurları, yani, nefsini, keyfini, atalarının dinini, düzenini, korkularını, aşklarını, evlatlarını, bağlandıklarını, müptela olduklarını, tutkularını, amaçlarını, ölesiye uğruna koşturdukları mal, mülk, makam, mevki ve statülerini, 2/165 Allâh'ı sever gibi sevip  rab, melik, ilah ve felak/kurtarıcı haline getirmekte ve sözde hizmet etme, daha iyi destek olma gerekçeleriyle veya Allah’ın rızasını kazanma, Ona yaklaşma kılıfıyla yaşamlarını bu unsurların ölçü ve ilkelerine, öğretisine, gereklerine göre şekillendirmekte ve sürdürmektedir.
Böylece, günümüz insanı da cahilliye dönemi gibi, Allah’la birlikte kendi rablerini, meliklerini, ilahlarını, felak/kurtarıcılarını  yani putlarını oluşturmakta, yeri geldiğinde, keyifleri istediğinde de bu putlarını yemekte, yani dikkate almamaktadır.
İşte İhlas suresi de aşağıdaki ayetlerde açıklanan tüm bu anlayışları yerle bir etmekte ve insanları gerçeğe ve ortağı, şeriki, vekili, dengi olmayan tek Allah anlayışına döndürmekte ve Zikre yani herşeyin en güzele, en mükemmele doğru geliştirilmesini, güzelleştirilmesini ve fedakarlıklarla cennetleştirilmesini istemektedir.
Bu sure, “Lailahe illallahın tefsiridir M İslamoğlu”. “Bir arınma suresidir. Bu surede, insanların şirk ve küfür batağına batması engellenmekte, inananların halis ve arı duru hale gelmelerini sağlamak amaçlanmaktadır. M Okuyan”. Nitekim, "Ihlâs, dini hâlis yapmak, şirk bulaşıklarından temizlemek, sadece Al­lah'a kulluk etmek demek”  olup “Bu sûre, Îslâm inancını özetlemektedir S Ateş” .


Şöyle ki:

2 Şubat 2013 Cumartesi

FELAK SURESİ


FELAK SURESİ



De ki: Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe
Deki? Neyi demeli, iletmeli, anlatmalı.
Kime söylemeli, neyi, nasıl, ne zaman, nerede, niçin, hangi usulle anlatmalı.
Anlamayan anlatamaz. Kişi, söyleneni, yani Kuranı düşünmeli, anlamalı, yaşamalı, içselleştirmeli ki aktarabilsin. Bu, ikra emrine benzemektedir. İkra veya gul/deki; okumak, anlamak, ibret almak, yaşamak ve anlatmaktır. Deki, sadece söylemek değil, yaşamaktır, yapmaktır.
Deki, soranlara söylemektir/anlatmaktır, gerek duyanlara izah etmektir, tüm insanlığa ilan etmektir.

Sığınmak, bir ortamdan/halden, şartlardan, kurallardan kaçınıp, başka bir ortama/duruma, şartlara, kurallara iltica etmektir. Ortamı başkalaştırmaktır. Değişimdir, dönüşümdür.
Başka bir deyişle insanı sarmalayan kuralları, şartları bilinçli olarak değiştirmektir.
Ayartılardan kaçınıp, Allah’a Kurana iltica etmektir. Hayatı değiştirmektir.
Nitekim 7/200 Ne zaman şeytândan bir kötü düşünce seni dürtüklerse, Allah'a sığın; çünkü O, işitendir, bilendir. Ayetinde, kötü düşünceden kaçınıp Allah’a sığınmak, yani o konudaki ayartılardan uzaklaşıp Kuranın ilke ve ölçülerine uymak gerektiği vurgulanmaktadır.
Felahın Rabbine sığınmak, her türlü konumdan, şerden, olumsuzluktan sıyırıp, aydınlığa, nura, huzur ve mutluluğa, cennete ulaştıran Rabbin terbiyesine girmektir. Hayata rehber, nur olarak indirilmiş olan vahye uygun yaşamaktır. Yoksa, karanlıklara, ahlaksızlığa, cehalete, dış ve iç pohpohlanmaya, neffesatil fil ukadlara, bağımlısı esiri olunanlara, hasetçilere değil, bunlardan sıyırıp çıkaran Rabbe sığınılması gerekmektedir.

Rabbe sığınmak, Onun Vahyine uymaktır. Kuran ölçüsünü rehber edinmektir. Sorunlarla/ayartılarla karşılaşınca yine bunlardan, Kurana iltica edip Allah’tan yardım almaktır.  Sadece Allah’tan, Kurandan yardım, ölçü, ilke edinmektir.Kuran ölçülerine göre yeniden yapılanmaktır. Değişmektir. Kuran ahlakına dönüşmektir.
Kuranı Kerimi ve kitabı kainatı  okumak, anlamak, ders çıkarmak ve bunları yaşamaktır.
Sadece Kurandan yardım, ölçü, ilke almak ve ona göre davranmaktır. Allah’a güvenmek, bağlanmak ve öğretisine uygun yaşamaktır.
1/5 İyyake na'budu ve iyyake nesteîn. Ancak sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz! İlkesini hayatlaştırmaktır. İlk sure olan Fatihadan  Nas suresine kadar her türlü misalle, döndürüp döndürüp, ayrıntılarla, noksan bırakmaksızın, apaçık anlatılan vahye, vahyin ilke ve ölçülerine uygun yaşam sürmektir. Sorunlarla karşılaşınca yine Allah’tan, Kurandan yardım almaktır.  Kuran ölçülerine en zirve manaya evrensel ilkesine göre yeniden yapılanmaktır. Sadece Allah’tan, Kurandan yardım, ölçü, ilke almaktır.

Her türlü misalle, döndürüp döndürüp, ayrıntılarla, noksan bırakmaksızın, apaçık anlatılan vahye, vahyin ilke ve ölçülerine uygun yaşam sürmektir.

Kimden sığınılmalıdır
İnsanın iç ve dış alemindeki veya toplumdaki,  ins ve cins, yani görünür görünmez tüm ayartılardan, tüm şerlerden, cehaletten, ahlaksızlıktan, etki ve baskı altına alan bağlardan, tutkulardan, hasetlerden cehennem gibi yaşamdan kaçınıp, Kuran ölçülerine iltica etmektir/sığınmaktır/bağlanmaktır. Doğru ve güzel olana kilitlenip, tüm ayartıları aşıp, bu yolda çabalamaya devam etmektir.
Şöyle ki:
Yarattığı şeylerin şerrinden,
Halak ne anlamda kullanılmıştır. 68/4 Ve inneke le'ala hulukin 'azîm. Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin, ayeti uyarınca halak ahlaktır; ma halak da ahlaksızlık olarak da anlaşılmaktadır. Halak; o varlığın ahlakı, yaratılışı, amacı, yaşam programı gibi geniş anlamda ele alınmaktadır. Yerin göğün halakı denildiğinde, bunların yaratılışlarını, hareketlerini, programlarını, amaçlarını kapsayan bir hal ve hareketler bütünü anlaşılmaktadır.
Bu nedenle, yaratılış amacı dışındaki hallerin oluşturduğu tüm ahlaksızlıktan uzak durulmalıdır. Şerre, Kuran dışı ahlaka ve yaşama yönlendiren tüm etkilerden, ayartılardan, melekelerden, ahlaksızlıktan Kuran terbiyesine iltica edip sığınılmalıdır.

Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden
Gece şer olarak alınabilir mi? 6/96 Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran O'dur. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı (vakitlerin bilinmesi için) birer hesap (ölçüsü) yapmıştır. Bu, o üstün ve bilen(Allâh)ın takdiridir. 25/47 O, geceyi sizin için elbise, uykuyu dinlenme, gündüzü de kalkıp çalışma zamanı yaptı. benzeri ayetler uyarınca gece maddi anlamda şer olamaz.
Bu nedenle gece/karanlık/karanlığın kaplamasından amaç, cehaletten, bilgisizlikten, yobazlıktan, atalar dinine ve geleneklere körü körüne bağlanmaktan kaynaklanan yani her türlü Kurana aykırı halden doğan karanlıktan/şerden bahsederek Kuran öğretisine ve ölçülerine teslim olmayı anlatmaktadır.

Düğümlere üfleyip tüküren büyücü kadınların şerrinden,
Akla, kalbe, düşüncelere yapılan üfürmelerden/uydurmalardan, etkilemelerden, baskı ve tehditlerden kaçınıp Kurana, Allah’a sığınmayı, Kuran ilkelerine bağlanmayı açıklamaktadır.
Ayette büyücülerden veya büyücü kadınlardan değil, adeta büyülenecek kadar etki altında kalarak iradesini kullanmamaktan doğan şerden bahsedilmektedir. Zira, Kuranda 20/69 Çünkü onların yaptıkları, bir büyücünün/sahirin hilesidir. Büyücü/sahir de nereye varsa iflâh olmaz!" 23/89 "(Her şeyin yönetimi) Allah'a âittir" diyecekler. "O halde nasıl büyüleniyorsunuz?" de. 15/15 Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir topluluğuz," derlerdi. ayetiyle, bunların bir hile, aldatma, göz boyama ve etkileme olduğu vurgulanmaktadır.

Neffâsâti fil ugad, insanlar ile Kuran arasına giren ve aklını, düşüncesini iptal eden, onu tesir altında bırakan, üzerinde nüfus ve etki oluşturan, tutsak ve bağımlı kılan maddi veya manevi, tüm his, düşünce, inanç, kabullenim ve yargılardır ki, bunlardan sıyrılıp Kuran deryasına girmektir.
Tekasür ve Hümeze Sürelerinde  açıklanan, uğruna ölesiye koşturduğu, yaşam amacı haline getirdiği, mal, mülk, makam, şöhret, benlik, ün, oyun, eğlence vb tüm unsurların etkisinden, bağımlılığından, tutkusundan, köleliğinden kurtulup, Kuran terbiyesine göre yaşam amaçlarını yeniden yapılandırmaktır.
Yine, çoğulu nüfus ve cemaatler, gruplar anlamına da gelen nefese kelimesi bağlamında, insanların akıllarına ipotek koyan: anlamazsınız, bilemezsiniz, siz kimsiniz, ne anlarsınız, ancak hoca efendiler bilir diyerek düşünme yeteneklerini iğdiş eden; Kuran ölçülerine vurmadan, akletmeden, düşünmeden, sorgulamadan, arka planını araştırmadan gurubun, cemaatin, efendi hazretlerinin vb söylevlerini, haktır ve doğrudur diyerek kabul etmeye zorlayanların, onları bağlayanların, tutsaklaştıranların şerrinden kaçınıp Kurana dönmek ve ikra yapmaktır. Yani, Kuranı Kerimi ve kitabı kainatı; okumak, anlamak, düşünmek, ibret almak yaşamak ve anlatmak suretiyle Allah’a sığınmaktır.

Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden
Allah'ın verdiği bir nimet ya da faziletin başkasında olmasına razı olmama ve o nimetlerin ondan alınması veya uzaklaştırılması amacıyla hareket eden hasetçilerin, tüm tuzaklarından ve ayartılarından yine Allah’a sığınmak, Kuranın rehberliğine uymaktır.
Zira, aşağıdaki ayetlerde:
2/105 Nankör olan bazı Kitap ehli kimseler de, müşrikler de size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Oysa Allâh, rahmetini dilediğine tahsis eder, Allâh, büyük lutuf sâhibidir.
2/109 Kitap sâhiplerinden çoğu, gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Allâh emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz Allâh, her şeye gücü yetendir.
4/54  Yoksa Allâh'ın, lutfundan insanlara verdiği yüzünden onları kıskanıyorlar mı? Oysa biz İbrâhim soyuna da Kitabı ve hikmeti vermiş ve onlara büyük bir mülk vermiştik.
Açıklandığı üzere hasetçilerin hedefi insanı Kurandan uzaklaştırmaktır.

Felak suresi, “icat edilmiş ve icat edeni esir alan korkuların terbiyesine dairdir M İslamoğlu. “Yarattığı varlıkların, bastıran cehalet karanlığının, insan bedenini körelten müdahalelerin ve sonuçta bütün bunların asıl nedeni olan haset duygusunun şerrinden Allah’a sığınılmasını emretmektedir.M Okuyan”. “Müslümanların maruz bırakıldıkları işkenceler karşısında Allah’a sığınmalarını bildiren ve Allah’tan hangi konularda yardım istenmesi gerektiğini öğreten birer açıklamadır.HYılmaz”.Her türlü kötülükten ve serlerden Allah'a sığınılır S Ateş”.
İnsanın tüm ayartılardan, ahlaksızlıktan,  karanlık işlerden, her türlü cehaletten, aklını ve muhakemesini devre dışı bırakan her çeşit nüfus ve otoriteden, esaretten, tutkudan, bağımlılıktan, hayranlık veya büyülenmekten, etkilenmekten, bağlanmaktan, üyelikten, mensubiyetten, düğümlenmekten ve kurandan uzaklaştırmak isteyen hasetçiden, kıskançlıktan ancak kaçınmak suretiyle, tüm bunlardan yarıp çıkaran/kurtaran/Felak olan Rabbin terbiyesine iltica edip, Kuranın ölçü ve ilkelerine göre yaşamak gerektiği vurgulanmaktadır.


ARAPÇASI OKUNUŞU YAKLAŞIK MEALİ


 rtfSelectedTabRef*34*5*5*113.005*Felak 1-5**1*90*tumSure*rtfSelectedTabRef
 rtfBulunanSayi*5*rtfBulunanSayi
 rtfSndPly*113.1*

(١١٣-١)
113.1*************
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ

113.1 - Gul eûzu birabbil felag.

113.1 - De ki: Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe;

 rtfSndPly*113.2*
(١١٣-٢)
113.2*************
مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ

113.2 - Min şerri mâ halag.

113.2 - Yarattığı şeylerin şerrinden,

 rtfSndPly*113.3*
(١١٣-٣)
113.3*************
وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ

113.3 - Ve min şerri ğâsigın izâ vegab.

113.3 - Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,

 rtfSndPly*113.4*
(١١٣-٤)
113.4*************
وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ

113.4 - Ve min şerrin neffâsâti fil ugad.

113.4 - Düğümlere üfleyip tüküren büyücü kadınların şerrinden,

 rtfSndPly*113.5*
(١١٣-٥)
113.5*************
وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ

113.5 - Ve min şerri hâsidin izâ hased.

113.5 - Ve hased ettiği zaman hasedcinin şerrinden.


FELAK SURESİ ÇALIŞMA NOTLARI

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı